Pazar, Eylül 11, 2005

Cebit ve Bilişim Zirvesi 2005...Hepsi bu muydu?

Büyük bir heyecanla beklediğiniz organizasyonların sonunda, “Yani hepsi bu muydu???” dediğiniz mutlaka olmuştur. İşte ben geçtiğimiz hafta Cebit Bilişim 2005 ve Bilişim Zirvesi 2005 etklinliklerinde aynen öyle dedim.

Ciddi organizasyonlar (en azından öyle gözüküyorlar), büyük yatırımlar, yüksek katılım ücretleri, ışıltılı reklamlar ve hepsi malesef bu.

Bana kimse kızmasın! Belki ben gözümde fazla büyütmüştüm ama sonuçta hayal kırıklığına uğradım.

Cebit’le başlayalım... Avrupa ve Asya pazarını buluşturan bilişim fuarı(!)... (Tabi mutlaka öyledir)... Bütün haber kanallarının ve bazı müzik kanallarının kendilerine ayırdıkları bölümler, sürekli yapılan röportajlar, havalı standlar ve altı tamamen boş denecek bir içerik. Yerli üretim yapan firmaların birçoğu Batı’nın yıllar önce ürettiği benzeri çözümleri sunuyor. Özgün yazılımlar, özgün teknolojiler yok denecek kadar az. Sonrasında da herkes övgüyle firmasını, ürününü anlatıyor. Tüm salonları yaklaşık 4 kere tekrar tekrar gezdim, belki ben birşeyleri kaçırıyorumdur diye, ama 2 veya 3 değerli çalışma dışında sadece ithal ürün ve teknolojilerin yer aldığı son kullanıcı ürünlerini gördüm. En komik olanı da fuarı “profesyonel günler” ve “teknoloji merkalıları” diye 2 farklı döneme bölmüş olmaları. Biri 20 YTL, diğeri 10 YTL giriş bedeli ile oluyor. Bir diğer komedi de, “İş Dünyası Bölümü” diye ayrı salonların olmasıydı. Bu salonlara girebilmek için ayrı kayıt yaptırmak ve iş dünyasından olduğunuzu kanıtlamanız gerekiyor. Sonunda boynunuza bir kart takıyorsunuz ve girişte barkod okutup bu bölümlerde geziyorsunuz. Dediğim gibi bana çok komik geliyor çünkü tüm bu havalı hareketlerin altı boş denecek kadar az değer kapsıyor.

Gelelim Bilişim Zirvesi 2005’e yada Forum@Bilişim diyelim... Aylar önceden reklamlar başladı, firmalara katılım ile ilgili telefonlar geldi, ücretler açıklandı, programlar yayınlandı vs...

Sonuçta, tüm bu heyecanlı bekleyiş sonunda (kesinlikle) aradığımı bulamadım. Açılış günü zaten hükümet yetkililerinin ve bakanların “Türkiye’de Bilişim Sektörü” üzerine pembe tablolar çizmesiyle geçti. İkinci ve üçüncü günlerde ise, birkaç forum hariç (onlar gerçekten yararlıydı diyebilirim) tamamı firmaların yoğurdun kaymağı şeklinde konuların üstünden geçmesi, konuklara kitaplardan bilgileri aktarması ve sonrasında kendi ürün ve servislerinin reklamlarını yapmalarından ibaretti. Bazı forumların konuşmacıları, forumun konusunun yakınından bile geçmedi diyebilirim. Çok mu karamsarım, hayır hiç sanmıyorum... Bunu tek ben mi böyle düşünüyorum, malesef hayır... Kesinlikle hayır. Organizasyon boyunca gördüğüm tanıdıklarımın birçoğu aynen benim gibi düşünüyordu.

Benim özellikle bilgi almak istediğim birkaç konu vardı, ve kendim için yaptığım program hep bu konulara yönelikti. Evet istediğim bilgileri aldım diyebilirim, birkaç tanede bizim işimize faydası olabilecek döküman ve firma referansına sahip oldum, ama ufkumu açtı diyemem. Yarının işletmeleri konsepti ile lanse edilen bir zirveden haliyle insan daha fazlasını bekliyor.

En azından tüm zirve boyunca kesintisiz yapılacak (kaliteli) kahve servisinin hakkım olduğunu düşünüyorum. (Nereden atladım şimdi kahve konusuna?) Ama bu hakkımı da alamadım.

Ve bitti... Zirvede, fuarda, hepside bitti... İyiydi, kötüydü, faydalıydı, basitti, başarılıydı, başarısızdı, oydu, buydu...herneyse... Oldu ve bitti...

Ne istiyorum biliyor musunuz?
Türkiye’de sektörü geliştirmek için çok başarılı işler yaptığı havasında konuşup, yaptığı altı boş, katma değeri olmayan işleri büyütüp, egosunu tatmin etmeyen (gerçek) bilişim şirketleri istiyorum. Aksi takdirde Türkiye’de bilişim şirketleri “ithalatçı firmalar” olmaktan ileriye gidemeyecekler gibi geliyor.

Çok mu sert oldu acaba? Sanırım evet... ama olsun!...

Cuma, Ağustos 26, 2005

Çünkü piyangocu iyi pazarladı...!

Geçenlerde, sayısal loto’nun en yüksek ikramiye tutarının 3-4 trilyon (3-4 milyon YTL) civarlarına çıktığı günlerde, içgüdülerime hakim olamadan gördüğüm bir piyangocudan hazır kuponlardan almak istedim.

Normalde 4 YTL olan kuponları hazır sattığı için 5 YTL’ye veriyordu. Buraya kadar herşey ticaret yapan her insanın yapacağı kadar normal. Bilet başına, yada kupon diyebilirsiniz farketmez, 1 YTL karla satış yapıyor. Ama benim piyangocuyu iyi bir pazarlamacı olarak görmemin özünde yatan nokta, 4’lü kupon grupları yapmış olması ve bunların en üstüne de kendi adı ve bilimum milli piyango bayisi bilgilerini yazdığı kartı zımbalamış olmasıydı.

Benden önce böyle bir pazarlama yöntemine rastlamış olabilirsiniz ama ben ilk defa şahit olduğum için dikkatimi çekti ve adamı takdir ettim ve büyük olasılıkla herkesin yapacağı gibi 1 kupon almayı düşünürken, 4’lü gruplardan aldım. Eminim piyangocuya bir tanesini ayırmasını söylesem bunu yapardı ama hem adamın yaklaşımından, hem bizim bir balıkçıda keyifli bir gece geçiyor olmamızdan hemde 3-4 milyon YTL gibi bir ikramiyeyi kazanabilme düşüncesinden, beni bu girişimimde hiç bulunmamıştım hatta aklımdan bile geçmemişti.

Mekan bir balıkçı, eğlenen insanlar olarak biz oradayız, büyük ikramiye gerçekten çok büyük ve piyangocunun iyi bir pazarlama yöntemi var, yani herşey o gece satışa uygun ortamı sağlıyor.

Sonuç olarak piyangocu tüm bu imkanlar ve satış stratejisi sayesinde 1 YTL yerine 4 YTL kazandı ve ben yine sayısal loto kazanamadım...!

Pazar, Temmuz 17, 2005

Tepe Home torbalarının yaptığı

Bugün Tepe Home mağazalarından birinden alışveriş yaptık ve torbalarımızı alıp çıktık. 10-15 dakika sonra torbaları bıraktığımda ellerim işte aynen resimde gördüğünüz gibiydi. Sakın bunun kan veya morarma falan olduğunu sanmayın. Tamamen BOYA!... Torbalar bütün elimi boyadı.
Tepe Home'dan alışveriş yapacaksanız yanınızda kendi torbanızı götürmenizi yada eldiven takmanızı öneririm. Günün geri kalanını kırmızı mor karışımı renklerle sürdürmek istemiyorsanız(!).

Salı, Temmuz 12, 2005

Düşünmeye zamanımız yok

Hayatımız başlıyor ve bir kargaşa, bir başarmak zorunluluğu ile sürüp gidiyor. Bu süreçte hep bir yapamazsam hayatta başarılı olamam korkusu yaşıyoruz.

Bizim zamanımızda ortaokul ve lise vardı, yani ilkokuldan sonra kolej ve anadolu lisesi sınavlarına girerdik. Ortalama 11-12 yaşlarında olan bizlere hep bu sınavda başarılı olamazsan iyi bir okula gidemezsin ve sonra şöyle olursun sonra böyle olursun nasihatları verilirdi. Beyinlerimize daha o yıllardan öyle bir işlemişki yapmak ve başarmak zorunluluğu olgusu, aslında daha gerçek hayatı bile bilmeden bir hayal peşinde bir inançla o sınavlara çalışırdık.

Tabi bu süreçte hep aynı aldatmaca, az kaldı bu sınavdan sonra artık rahatsın...

Keşke öyle olsaydı, ama hiçbir zaman bu koşuşturmaca bitmedi. Bitmesin de zaten, benim derdim bunlar değil ki!

Bunu takip eden üniversite sınavları, ki hazırlık sürecindeki baskı ve gençlerin ruh hallerini burada yazmak gereksinimi bile duymuyorum.

Bu noktada da benim için asıl önemli olan nokta verilen şu duygu ve düşünce.

Üniversiteyi kazanamazsan hiçbir baltaya sap olamazsın ve tabi askerlik...

Beynimizin bir köşesine, tabi erkekler için, hep şu damga vurulmuştur.
Askerlik, askerlik, askerlik...

Olur ya üniversiteyi kazanamazsak da askere alınırsak?

Üniversiteye gireriz, yavaştan gerçek hayatı görmeye başlarız. Maddi zorluklar, meslek telaşı ve diğerleri.

Üniversite bittiğinde işte o zaman gerçek panik başlar.

Askere mi gitsem, iş mi bulsam, master mı yapsam? Beynimizde hep bunlar olur.

Tabi askerlik yapmadan bulabileceğiniz işler kısıtlıdır, master yapsanız, zamanında mı bitirsem yoksa uzatsam mı planları.

Kısacası hayatımız hep planlar, seçimler, zorluklar ve yarışlar üzerine kuruludur.

Tüm yazdığım süreçlerde yapmak istediğimiz mesleği bile seçme şansımız tam anlamıyla yoktur. Doktor olmak istesem, ÖSS (bizim zamanımızda ÖYS) Türkçe sorularında yeterli doğru cevap veremedim diye kazanamamışımdır. Bilgisayar mühendisliği okumak istesem Biyoloji sorularında başarılı olamadığımdan puanım yetmemiştir.

Şimdi görüyoruz ki, Bilgisayar mühendisi olmak için ne biyoloji gerekir, ne de doktor olmak için Türkçe bilgisi.

Ve işte sonunda geldiğimiz nokta...

Doktor olmak isteyen ve belki de dünyaca ünlü bir beyin cerrahı olabilecek gencimiz, bilgisayar mühendisi olur. Tüm öğrenim hayatı boyunca beynindeki sorulardan, sorunlardan, kaygılardan ve bunun gibi birçok dertten dolayı hiçbir fikir, proje, yaratıcılık örneği gösteremez. Artık tam herşey bitti öğrenim sona erdi, konusunda başarılı bir noktaya geldi, gün yaratma, gün başarma ve yükselme dönemidir derken, hoşgeldin askerlik. Bu sefer acaba kısa dönem mi uzun dönem mi yapıcam. Sıra geldi bunun planlarını yapmaya, kaygılarını yaşamaya.

Bu da biter... Kısa dönem yapmıştır, hayatından 6 ay ona bağışlanmıştır.

Şimdi ne yapacak?

İş mi bulsun, inandığı projelerinin peşinden mi gitsin, yoksa Google gibi bir arama motorunun algoritmasını mı yazsın, Windows ve Linux'e rakip işletim sistemi mi geliştirsin yoksa acaba, ki bu en güzeli, yeni bir fikirle bilgi teknolojileri arenasında yeni bir çığır mı açsın?

Bence önce yaşayabilmek için kendisine iyi bir iş bulsun... Kariyerinde yükselmeye çalışsın ve Amerika'da ve Avrupa'da insanların fikirleri, düşünceleri ile 4-5 yılda milyar dolarlar seviyesinde konuşmaya başlaması ile içi içini yesin.

O bunları yaparkende bizler beyin göçünün sebeplerini araştıralım, Türkiye'de neden AR-GE'ye önem verilmiyorun cevaplarını arayalım ve dünyanın en pratik zekalı insanlarının memleketi olan Türkiye'nin dünyayaya mal olacak ürün ve hizmetleri neden yok diye düşünelim. Ama sadece bunu düşünelim...!

Neden acaba şu anda dünyadaki lider teknoloji odaklı firmalarının hepsinin temelleri, bunların Amerika'lı ve Avrupa'lı sahipleri daha üniversite yıllarındayken atılmış?

Acaba neden?... Düşünmek lazım ama zamanım yok...(!)

Pazartesi, Temmuz 11, 2005

Restaurant'larda müşteriye güven ile pazarlama(?)

Son okuduğum kitap Seth Godin'in "Mor İnek"'iydi. Orjinal adıyla "Purple Cow". Dün gece bitirdim.
"Mor İnek" nedir detaylarına girmiyorum, internet üzerinde biraz araştırma yapan arkadaşlar konuyla ilgili bilgiye kolaylıkla ulaşabilirler.
Seth Godin kimdir derseniz o zaman www.sethgodin.com adresine bakınız.
Pazarlama, yeni fikirler üzerine farklı bir bakış açısına sahip olmak isteyen herkese tavsiye edeceğim bir kitaptır. Okuması kolay ve pazarlamaya bakış açınızı biraz genişletmenizi sağlayabilir. Çok bilmediğimiz konulara parmak basıyor mu? Kesinlikle hayır ama en azından düşünmeye sevk ediyor.
Kitaptan esinlendiğim bir fikri paylaşmak istedim sizlerle. Kaç kişi bu yazıları okur, kaç kişi uygular bilmiyorum ama sesli düşünmek dediğim eylemi buradan yapmak istiyorum.
Bir restaurant düşünün yada cafe-bar. Bir kadeh şarap sipariş ediyorsunuz ve masanıza bir şişe şarap geliyor. Şişe istemediğinizi söylüyorsunuz ve size "Siz istediğiniz kadar alınız" cevabı veriliyor. Sıra hesaba gelince size "Kaç kadeh içtiniz?" diye soruluyor. Verdiğiniz cevap ne olursa olsun sorguya maruz kalmıyorsunuz.
Aynı şekilde kola ve benzeri diğer içecekler içinde masaların yanlarında bulunan premix (isimleri sanırım buydu) makinelerinden kendiniz bardağınızı doldurabiliyorsunuz. Bunlarda da kaç bardak ne içtiğiniz sorgusu yapılmıyor ve size soruluyor.
Nasıl olurdu? Bence güzel olurdu ve kar yapardı. Hemde çok ama çok.

Bu yazıyı okumaya dalıp, "Mor İnek" nedir diye hala araştırma yapmamış olanlar için söylüyorum. İşte bu okuduğunuz örnek, bir "Mor İnek"'tir..

Bakalım bu yakınlarda Türkiye'de bu fikri uygulayan çıkacak mı? Yapan varsa ve benim haberim yoksa lütfen mekanın adını ve adresini bana iletsin.